Hayvanlara Ait Paylaşımlar
Giriş Yap Üye Ol
  • Anasayfa
  • Forum
  • ÜyeListesi
  • Arama
  • Yardim

  • Hayvan Hakları ve Vejeteryanlık
    Görüntülenme Sayısı : 145   Yorum Sayısı : 0   Başlatan : admin

                 Görüntüleme Modu
    Konu Görünümü | Tam Görünüm

    Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi

    Konuyu Oyla:
    • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
    • 1
    • 2
    • 3
    • 4
    • 5
    Konu Tarihi: 04-18-2016, 08:47 PM
    #1
    Öncelikle biraz uzun olacak ama okumanızı tavsiye ederim.
    Konu aslında tamamen bizlerin de birer hayvan olduğumuzu bilmekten geçiyor. Kendimizi insan olmayan hayvanları aklımızla geride bırakan, lisan kullanma kapasitesine sahip bireyler olarak görebiliriz. Kendimizden daha aşağı noktada gördüğümüz insan olmayan hayvanların ise çeşitli yollarla iletişim kurduklarını ve belirli bir ölçüde akıl yürüttüklerini düşünürüz. Fakat bunlar yeterli sebepler değildir.
    Singer’a göre de acı çekme kapasitelerimiz neredeyse aynıdır ve bu kapasitenin neredeyse aynı olması onlara değer vermemiz için yeterli bir sebeptir.
    Paralel görüşteki İngiliz filozof Jeremy Bentham’a göre de ahlaki olarak değer verilen canlılarla, ahlaki olarak değer verilmeyen canlılar arasındaki benzerliğin acı çekme kapasitelerinin birbirine çok yakın olmasıdır. Akıl yürütüp yürütmemeleri, konuşup konuşamamaları çok önemli değildir.
    Bu noktada ben de acıyı hissetme eşiğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tek hücreli, prokaryot, yani sinir sistemi gelişmemiş bir hücreyle, bir ökaryot hücrenin acıyı hissetme oranları kesinlikle aynı olamaz. Tabi bu durumu sadece prokaryot ve ökaryot olarak ayırmak da doğru olmaz. Örneğin; bir kanser ilacının bulunması için deneysel araç olarak insan yerine bize en yakın kromozom yapısına sahip fare veya maymunların kullanılmasında bana göre herhangi bir sakınca yoktur. Hatta ütiliter görüşe göre çoğunluğun yararına ve mutluluğuna sebep olacağı için ahlaklı bir davranış olarak görülebilir. Tabi çoğunluğun mutluluğu baz alınıp yapılan her eylem ahlaklı ve etik bir davranış olarak da gösterilemez. Örneğin; bir karakolda polislerin kadın zanlıya cinsel tacizde bulunup haz yaşamaları ve sadece kadının bu durumdan mutsuz olması ütiliteryalistlere göre doğru bulunsa da bu durum ahlaki açıdan oldukça yanlıştır.
    Kürtaj konusunda da, anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin oluşup oluşmadığına bakılıyor. Eğer oluşmuşsa aldırılmamasını savunan insanların o bebeğin dünyaya geldikten sonra nasıl bir yaşam süreceğine, anne ve babanın ne gibi zorluklarla başbaşa kalacağına dair bir bilgileri ve endişeleri bulunmuyor. Örneğin; anne karnında zihinsel ve bedensel özürlü olacağı kesin olan bir bebeğin aldırılması tartışma konusu olmamalıdır. Buna tamamen bebeğin annesi ve babası karar vermelidir. Bebeğin aldırılıp veya aldırılmamasının insanlara olumlu – olumsuz bir geri dönüşü olmayacaktır. Burada anne ve babanın ne düşündüğü, ileride pişman olup olmayacakları daha önemlidir. Bebeğin anne karnında sinir sistemi geliştiği için acı hissedeceğini düşünen kişilerin ise aynı empatiyi bir çiftlikte bırakın yürümeyi, kafalarını döndürecek kadar alan bulunmayan, sırf etin kalitesinin artırılması için çeşitli işkencelere maruz kalan hayvanlar için de kurmaları gerekmektedir. Anne ve babanın kararlarını acımasızca eleştiren bu insanlar, aslında normal bir bünyeye yetecek hayvansal gıda eşiğini fazlasıyla aşmalarıyla insan olmayan hayvanların acı çekmelerine destek verdiklerinin farkında bile değillerdir. Peter Singer da videoda hamileliğini önemli sebeplere dayalı olarak sona erdirmiş kadınların fetüsün çektiği acıyı kesinlikle yargılamamaları gerektiğini söylüyor.
    Vejeteryanlık konusuna gelecek olursak; insanların vejeteryanlığı seçmelerinin arkasında iki neden olduğunu ve kendi aralarında görüş açısı bakımından farklılıklar olduğunu düşünüyorum.

    Birinci grupta et yemeyi sevmeyenler, eti sağlıksız ve tehlikeli bulan kesim bulunuyor. İkinci grup ise et yemeyi etik bulmayan kesimdir. Bu gruptaki insanlar yaşayan her türlü canlıya karşı saygı duyanlar, merhamet duygularının sadece insana değil hayvanlara da yöneltilmesi gerektiğini düşünenler, hayvanların da en az insanlar kadar özgür ve mutlu yaşaması gerektiğine inananlardır. İnsanın biyolojik yapısı incelendiğinde de zaten insan olmayan otobur hayvanlara daha çok benzediğimiz rahatlıkla gözlemlenebilir.(Bağırsak uzunluğu, çene yapısı, kesici dişlerin otoburlara benzemesi vs. kanıt olarak gösterilebilir.)
    İnsanın yetiştiriliş tarzındaki farklılıklar da ete olan düşkünlüğümüzü değiştirebiliyor. Ülkemizde doğu kültüründe büyümüş, küçük yaştan itibaren neredeyse her öğünde et yemeye alıştırılmış bir çocuğun aslında zamanla korkuyu hissedebilme ve yas tutma kabiliyeti baskılanıyor. Zamanla bu çocuk da hayvanların, insanlardan bir alt kademede olduğunu, onların bizler için varolduğunu benimsiyor. Öte yandan vejeteryan bir ailede büyümüş bir çocuk ise hayvanlara yapılan zulmün daha çok farkına varıyor ve büyüdükçe et yemenin de etik bir miktarda olması gerektiğini benimsemeye başlıyor. Bu noktada ben de etik miktarlarda et yemeye karşı değilim. Özellikle beyaz ette bulunan folik asit, çeşitli hayvansal yağ asitlerinin tamamen bitkilerden veya kimyasal yolla karşılanmaya çalışılması çok mantıklı görünmüyor. Fakat gereksiz bir şekilde fazla et tüketmenin çiftliklerin birer hayvan fabrikasına dönüşmesine destekten başka bir şey sağlamayacağı da aşikardır.
    Peter Singer’a göre hayvanlara yapılanların çok az da olsa farkında olan biri, bir şeyler bilme sorumluluğuna sahiptir. Canlılara ciddi ve uzun süreli acılar yaşatan ahlaksızca bir şeyi desteklemek Singer’ın görüşlerine göre etik değildir. Hatta tüm bunları bilip kulaklarını kapayan insanları ise “merhametli” Almanlar’ın Yahudilere yaptıklarına benzetiyor. Yine Singer’a göre ahlaklı yaşamanın altın kuralı sadece kendini düşünmek değil, gerçekleştirdiğimiz eylemler sonucu diğer canlıların bu eylemlerden ne kadar etkilendikleridir. Bu durum bana göre de “Sana da yapılsa nasıl olurdu?” sorusunu kendisine sorabilen ve bunu samimiyetle cevaplayabilen birisi ahlaklı bir yaşam sürme yetisine sahiptir. Ben diğer türlerden daha güçlüyüm, onlar zaten bizim hayatımızı daha iyi bir hale getirmek için varlar düşüncesi oldukça acımasızcadır. Bu düşünce tarzı yani kendini daha üstün görme düşüncesi bundan yaklaşık 200 yıl öncesindeki insan köleliğiyle paralellik gösteriyor. Köleliğin uzun yıllar sürmesinde ise alışılagelmiş toplumsal normların etkisi büyüktür. Bazı insanların köleliğe sıcak bakmaması onların kölelere sahip olmasını değiştirmiyordu. Çünkü toplumsal baskılar ve ayak uydurma eğilimi köle edinmede de kendini gösteriyordu.
    Peter Singer günümüzde et yemenin aynı kölelik gibi toplumsal bir norm olduğunu, bizlerin de birer ayak uyduran hayvanlar olduğumuzu savunuyor. Normların ortadan kaldırılması bir hayli zordur. Nasıl ki kölelik yıllarca sürmüş ve insanlar kölesiz yaşamanın çok zor olduğunu benimsemişse, etsiz yaşama bilincinin de kazanılması da bir o kadar zor olacaktır.

    Hayvan hakları günden güne önem kazansa da belli bir et kültürüyle büyümüş toplumların tabularını yıkmak kolay olmayacaktır. Bu vejeteryan akımın gelişmesi için benim önerim ise özellikle süpermarketlerde et alternatiflerinin ve sebze paketlerinin üzerinde ne kadar kırmızı ete veya beyaz ete denk geldiklerinin yazılmasıdır. Örneğin; 250 gram fasulye paketinin üzerine besin değeri bakımından 250 gram kırmızı ete denk geldiği açıklamalı bir şekilde yazılırsa insanlar daha çok bilinçlenebilir ve aşırı et tüketiminin önüne bir nebze de olsa geçilebilir. Bu sayede adeta fabrikalara dönüşen çiftliklerde yaşayan hayvanlar da daha rahat ve kendi hakları çerçevesinde bir yaşam sürebilirler.
    Yazar: Merve Özçelik
    ara


    Hızlı Menü:

    Hayvanlara Ait Paylaşımlar
  • facebook
  • twt
  • google
  • Türkçe Çeviri: MCTR, Forum Yazılımı: MyBByapimcilogo